Ömer Taşçı 'Türkiye'de Gıda Politikaları' Konulu Konuşma Metni (YENİ)
Sayın Başkan, Değerli Katılımcılar, Öncelikle sizleri şahsım ve Türkiye Gıda Sanayii İşverenleri Sendikası adına saygı ile selamlıyorum. Türkiye Gıda Mühendisleri Odasına da bu önemli kongreye bizleri davet ettikleri için teşekkür ediyorum. “Türkiye'de Gıda Politikaları” konusunda konuşmamı iki ana başlıkta yapmak istiyorum. Önce, genel bir değerlendirme yaparak Türkiye de gıda politikalarını belirlerken hangi kriterleri dikkate almamız gerektiği konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım. Daha sonra da ülkemizde çok tartışılan şeker politikalarımızla ilgili uygulamaları ve bu konudaki görüşlerimi açıklamaya çalışacağım. Hepimizin çok iyi bildiği gibi Dünyada gıda maddelerine olan talep her geçen gün giderek artmakta, buna karşılık gıda maddelerinin üretildiği ve elde edildiği alanlar, başta çevre sorunları olmak üzere çeşitli nedenlerle azalmaktadır. Ayrıca enerji arz ve talebindeki dengesizlikler nedeni ile bazı tarım ürünlerinin enerji üretiminde kullanılması da, bu ürünlerin gıda sektöründe daha az kullanılmasına, dolayısıyla fiyat artışlarına neden olması bir diğer önemli sorun olarak gündemde yer almaya devam etmektedir. Birleşmiş Milletler tarafından konulan hedeflere göre dünyada açlık sınırının altında yaşayan insan sayısının azalması beklenirken bir milyarı aşması, gıda sektörünün dünyada stratejik önemini daha da arttırmıştır. Dünya nüfüsunun 2050 yılında 9 milyarı aşacağı yönünde tahminler, gıda sektörünün gelecekte artacak talep dolayısıyla daha da fazla bir stratik öneme sahip olacağını açık bir şekilde işaret etmektedir. Ülkemize baktığımızda FAO nun kişi başına günlük olarak alınması gereken kalori miktarları dikkate alınarak yapılan çalışmaya göre 900 000 dolayında kişi açlık sınırının altında yaşamaktadır. Yine yapılan bir başka araştırmanın sonuçlarına göre Türkiye'de günlük protein miktarının %73 ü bitkisel gıda maddelerinden alınmaktadır. Ancak dengeli bir beslenmenin olabilmesi için günlük protein ihtiyacının %60 nın bitkisel, %40 nın ise hayvansal ürünlerden sağlanması gerekmektedir. Bu sonuçlar, ülkemizde fiziksel ve zihinsel yönden sağlıklı, yetenekli bir nesil yetiştirilmesi için çocuklarımıza ve halkımıza yeterince kaynak ayırılmadığını göstermektedir.
Türkiye deki kırmızı et, kanatlı et, süt ve süt ürünleri, su ürünlerinin kişi başına tüketim miktarlarını gelişmiş ülkelerle kıyasladığımızda bu sorun net bir şekilde görülmektedir : Örnek vermek gerekirse, Türkiye de kırmızı ette 20 kg/yıl dolayında olan kişi başına tüketim miktarı gelişmiş ülkelerde 100 kg/yıl dolayında, sütte 30 kg/yıl dolayında olan tüketim miktarı gelişmiş ülkelerde yine 100 kg/yıl dolayındadır. Kişi başına tüketim miktarlarının düşük olmasının en önemli nedenleri bu sektörlerde arzın yetersiz olması ve geleneksel metodlarla verimsiz çalışan işletmelerin sayısının çok olması sonucunda maliyetlerin ve fiyatların da yüksek olmasıdır. Özetlemek gerekirse dünya ortalamaları kadar olmasa da ülkemizde de bir beslenme sorunu vardır. Dünya için açıkladığım aynı nedenlerden dolayı Türkiye de gıda sektörü stratejik bir sektördür ve gelecekte de stratejik önemi artacaktır.
Bu saptamalara göre gıda politikaları belirlenirken üç ana kriterin dikkate alınmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. 1- Halkımızın yeterli ve dengeli beslenmesi 2- Gıda maddeleri tüketiminde dışa bağımlılığın minimize edilmesi 3- İhracat potansiyeli değerlendirilerek sektörün büyümesinin sağlanması 1-Halkımızın sağlıklı beslenebilmesi için hayvancılık sektörü, ve bu sektöre entegre olmuş gıda sektörü başta olmak üzere ihtiyacımız olan gıda maddeleri belirlenerek politikalarının oluşturulması ve buna göre teşvik sistemlerinin geliştirilmesi mutlak bir zorunluluktur. Türkiye'nin hayvancılık için çok elverişli olan, zengin bitki çeşitliliğe sahip meraları, malasef yanlış kullanımlarla özelliklerini kaybetmekte, inşaat ve benzeri farklı ihtiyaçlar için kullanılarak alanları azalmaktadır. Halbuki doğal özellikleri korunabilen bu zengin bitki örtüsüne sahip olan meralarda yetişen hayvanların et ve süt kalitesi, AB ve diğer ülkelere göre çok daha yüksektir, besleyici değeri daha fazladır ve dolayısıyla katma değeri yüksek ürünler elde edilebilmektedir. Keza su ürünleri konusunda da potansiyelimizi tam olarak kullandığımızı ifade etmemiz mümkün değildir. Çevre sorunları ve yanlış avlanmalardan dolayı malesef bu alanda da kaynaklarımız giderek azalmaktadır. Tarladaki ürün fiyatları ile tezgahlardaki ürün fiyatlarının hem üreticileri hem de tüketicileri memnun etmediği hep dile getirilir. Ancak bu sorunun da köklü çözümlerini ne yazıkki halen bulup uygulamaya alamadık. Halkımızın sağlıklı beslenmesinin önündeki önemli engellerden biri de şüphesiz bu sorundur. 2-Gıda maddelerinin tüketiminde dışa bağımlılığın tamamen ortadan kalkması mümkün değildir ve politika olarak doğru da değildir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken konu, ihtiyacımız olan ve fakat fazla üretilen ürünler yerine ithal ettiğimiz ürünlerin üretildiği bir ortamın oluşturulmasıdır. Yıllarca fazla üretilen bazı tarımsal ürünlerin devlet tarafından satın alınarak depolandığını ve daha sonra imha edilerek ülkemiz kaynaklarının nasıl heba edildiğini hep yaşadık. Buna karşılık aynı topraklarda yetişebilecek tarımsal ürünlerin ithal edilmesi zaten önemli bir sorunumuz olan dış ticaret açığının artmasına neden olarak ülkemiz ekonomisine büyük yükler getirdi. Bu anlamda Tarım Bakanlığımızın bu yıl uygulamaya koyduğu havzalarla ve ürünlerle ilgili teşvik politikasını çok doğru ve yerinde bir politika olarak görüyoruz. Ancak bu teşviklerin kısa vadeli değil, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi 5 yıllık orta vadeli planlara göre verilmesi durumunda, üreticilerimizin daha planlı ve verimli çalışması sağlanmış olacaktır. 3-Ülkemizin en önemli sorunları arasında işsizlik sorunu başta gelmektedir. Bunu çözecek olan yatırımların finansmanında kullanılacak kaynakların yetersiz olması, cari açık sorunumuz da diğer önemli sorunlarımız arasında yer almaktadır. İhtiyacımız olan finansman kaynaklarının sağlanması durumunda gıda sektörüne yapılacak yatırımlarla ülkemizin bu sorunlarından önemli ölçüde kurtulacağını rahatlıkla ifade edebiliriz. Çünkü, dünyada gıda sektöründe söz sahibi olan ülkelerin kaynakları ile ülkemizin kaynaklarını karlılaştırdığımızda ülkemizin bu konuda çok avantajlı olduğu görülmektedir. Dünya pazarlarında şu anda talep edilen ve gelecekte de talep edilecek gıda ürünleri belirlenerek orta ve uzun vadeli yatırım planlarının yapılması ve teşvik sistemine bağlanarak uygulamaya alınması, ülkemizi dünyada stratejik önemi artmış çok daha güçlü bir ülke konumuna getirecektir.
Bu bölümü gıda sektörünün bir başka önemli sorununu dile getirerek bitirmek istiyorum. Ülkemizde gıda mühendisliği eğitimi veren fakültelerimizin ve yetiştirdiği öğrencilerin sayısı oldukça memnuniyet verici bir noktaya gelmiştir. Ancak ilk kademe ve ara eleman temini konusunda ne yazıkki gıda sektörü önemli bir sorun yaşamaktadır. Ülkemizde gıda konusunda eğitim veren meslek liselerinin açılması sanırım bu sorunun çözülmesine yardımcı olacaktır. Türk gıda işletmelerinin dünya pazarlarında kalite ve verimlilik konularında rekabet gücünün arttırılması bu elemanların istihdam edilmesi ile daha kolay olacak, ayrıca halkımızın da daha güvenli gıdaları tüketmesi sağlanmış olacaktır.
Sayın Başkan, değerli katılımcılar,
Konuşmamın ikinci bölümünde ise sizlere bir çerçeve açarak, dünyada ve Türkiye de şeker üretimi hakkında kısa bir bilgi vermek ve Şeker Kanunu ve şeker rejimimizle ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Dünyada sakaroz şeker üretimi 147 milyon TON dur. Toplam şekerin %78’i şeker kamışından (115 milyon TON ) %22’si şeker pancarından (32 milyon TON ) üretilmektedir.
Şeker pancarından en fazla üretim AB ülkelerinde yapılmaktadır. AB ülkelerinde 20,2 milyon ton şeker üretimi yeni şeker reformu sonucunda 15,1 milyon tona düşmüş, 2009/10 döneminde ise 12-13 milyon tona düşmesi beklenmektedir. Bu durumda AB net ithalatçı konumuna gelecektir.
Dünyada şekerin %78 lik bölümünün şeker kamışından elde edilmesi nedeni ile dünya borsa fiyatları da buna göre oluşmaktadır. Şeker kamışının tropikal ülkelerde doğada kendiliğinden yetişen bir bitki olması nedeni ile kamıştan üretilen şekerin maliyeti, şeker pancarından üretilen şekere göre oldukça düşüktür. Şekerde dünya borsa fiyatları 400 USD/ ton seviyelerinde seyrederken son aylarda üretimdeki azalma ve talepteki artış nedeni ile 500 USD/ton seviyesine kadar yükselmiştir.
AB, reform öncesinde şeker fiyatları 750-800 USD /ton olmasına rağmen yüksek sübvansiyonlarla ihracatını sürdürmüş, ayrıca başka ülkelerden ithalatta yapmıştır. Ancak AB de, Avustralya, Brezilya ve Tayland’ın Dünya Ticaret Örgütü nezninde yaptığı girişimler sonucunda, 24 Kasım 2005 tarihinde tarım bakanlarının kabulü ile yeni bir şeker reformu başlatılmıştır. Bu reform ile pancar şekeri için üretim maliyeti 350 euro/ton, pancar verimi için 7 ton/dekar hedef alınmıştır. Böylece 4 yıl sonunda yani 2009 yılı sonunda şeker fiyatları %36 oranında indirilecektir. Bir başka ifade ile reform öncesi 750-800 USD/TON olan şeker fiyatları 2009 yılı sonunda 500 USD/TON seviyelerine inmiş, böylece kamış şekeri ile pancar şekeri arasındaki fiyat farkı da önemli miktarda azalmış, hatta eşitlenmiş olacaktır.
Türkiyede ise şeker fiyatları kriz öncesi eski kurlara göre 1400 USD/TON seviyelerine kadar çıkmıştır, halen yeni kurlara göre 1100 USD/TON dolayında seyretmektedir.
Bu yüksek maliyet doğal olarak ülkemizde şekerin ve şekerden üretilen ürünlerin kişi başına tüketim miktarlarının, gelişmiş ülkelere göre daha az gerçekleşmesine, dolayısıyla da sektörün büyümesine engel olmaktadır.
Diğer yönden AB ülkelerinde 500 USD/TON dolayında olan şeker fiyatlarının ülkemizde 1100 USD/TON dolayında seyretmesi ayrıca ülkemiz firmaları aleyhine haksız rekabete de konu olmaktadır.
1.1.2007 tarihinden itibaren yürürlüge giren, AB ile ülkemiz arasında imzalanan anlaşma ile, bazı işlenmiş tarım ürünlerinin belirlenen kota miktarları kadar kısmının serbestçe, vergi, fon vb ödeme yapılmaksızın ithalat ve ihracatına karşılıklı olarak izin verilmiştir. Anlaşmanın kapsamında şekerli ürünler de bulunmaktadır. Bunun sonucunda AB ülkelerinde 500 USD/TON fiyatla satın alınan şekerden üretilen ürünler ülkemizde 1100 USD/TON maliyetle üretilen ürünler karşısında bir maliyet avantajı elde edecek, ülkemiz firmaları aleyhine haksız rekabet oluşacaktır. Bu anlaşma, sanayi ürünlerinde olduğu gibi işlenmiş tarım ürünlerinde de gümrük birliği oluşturmak için atılmış ilk adımdır.
Bu durumda AB ülkeleri ile rekabet edebilmemiz için AB de uygulanan yeni şeker rejimine benzer uygulamalarının ülkemizde de başlatılması ve şeker sektörünün rekabetçi bir yapıya kavuşturulması şarttır.
Şeker fiyatlarının düşmesi, şekere ve şekerli ürünlere olan talebi arttıracağından en fazla pancar üreticisi çiftçileri memnun edecektir. Şekerli mamuller sektörünün katma değer yaratan bir sektör olması nedeni ile sorunun çözülmesi ülkemiz ekonomisinin büyümesi açısından ayrıca büyük önem kazanmaktadır.
AB deki şeker rejimi ile Türkiye’de uygulanan şeker rejimi arasında önemli farklılıklardan biri de şeker kotaları ile ilgili uygulamalardır.
Bilindigi gibi 2001 yılında yürürlüge giren Şeker Kanunu ile ülkemizde şeker üretimi kotaya bağlanmış ve toplam şeker üretiminin %10’u nişasta bazlı şeker ürünlerine ayrılmıştır.
Ülke ihtiyaçlarına bağlı olarak nişasta bazlı şeker kotalarının %50 oranına kadar arttırılmasına veya azaltılmasına Bakanlar Kurulu yetkili kılınmıştır.
Şeker Kurumu verilerine göre Şeker Kanunu yürürlüğe girmeden önce nişasta bazlı şeker üretim ve talebi 2001 - 2002 sezonunda 460.000 ton dolayında gerçekleşmiştir.
Bugüne kadar geçen süre içinde sektörün minumum %5 büyüdüğü kabulüne göre nişasta bazlı şekere olan talep halen yılda 600- 650 000 ton dolayındadır. Buna karşılık Bakanlar Kurulu ile %25 oranında arttırılan kotalara rağmen toplam üretim toplam talebin ancak yarısı kadardır. Yani arz talebi karşılamamaktadır. Halbuki Şeker Kanunu’nun 1 nolu amaç maddesinde kanunun amacının “yurt içi talebin yurt içi üretimle karşılanması” olduğu ifade edilmektedir.
Ayrıca Bakanlar Kurulunun kotayı arttırım kararlarına karşı Şeker-İş Sendikas’nın her yıl açtığı davalar sonucunda Danıştay’ın almış oldugu yürütmeyi durdurma kararları, sektörü ve tarafları ayrıca sıkıntıya sokmakta ve her yıl bu sorun çeşitli tartışmalara neden olmaktadır.
Sorunun köklü çözümü yine AB ne uyum çalışmalarından geçmektedir.
Şu anda kesin tarih bilinmemekle birlikte, AB’de kota uygulamaları ileri bir tarihte tamamen kaldırılacaktır. Zira, Dünyada, AB ve Türkiye dışında diğer ülkelerde şeker üretimine herhangi bir kota uygulanmamaktadır.
2001 yılında yürürlüge giren Şeker Kanunu ile AB şeker rejimi uygulamalarında üç temel fark vardır. Kısa dönemde Şeker Kanununda bu düzeltmelerin yapılması durumunda sorun önemli oranda çözülmüş olacaktır.
1- Glukoz üretimi Şeker Kanunu kapsamından çıkarılmalıdır. Dünyada glukoz üretimini Türkiyeden başka kotaya, kısıtlamaya tabi tutan başka bir ülke yoktur. Nedenlerini kısaca özetlersek ; Nişasta bazlı ürünleri çok genel olarak glukoz ve fruktoz olarak iki grupta toplamak mümkündür. Glukoz, bileşiminde %5 in altında fruktoz bulunan nişasta bazlı ürünlerdir. Genellikle şekerleme,sakız,gibi ürünlerin üretiminde teknik nedenlerden dolayı şekerle birlikte kullanılır. Bir başka ifade ile glukoz şekerin alternatifi değildir. Bu özelliğinden dolayı AB şeker rejiminde glukoz üretimi kota uygulaması dışında tutulmuştur.
Fruktoz ise genellikle meşrubat sektöründe şekerin alternatifi olarak kullanılmaktadır. Şekere göre fiyatının daha düşük olması, sıvı madde olmasından dolayı proseste sağladıgı avantajlar, şekere tercih edilmesine neden olmaktadır.
Dolayısıyla hem glukoz, hem de fruktoz kullanıcıları, bu ürünleri öncelikli hammaddeleri olarak talep etmektedir.
Ancak talebe göre arzın yetersiz olması sonucunda fruktoz kullanıcıları şeker kullanarak ihtiyaçlarını karşılayabilmekte, glukoz kullanıcıları ise bir bölümü yurt dışından olmak üzere farklı kanallardan tedarikte bulunarak ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar. Toplam glikoz talebi yılda 180 000 ton dolayında olmasına rağmen yapılan üretim miktarı 80-90 000 ton dolayındadır. Aradaki farkın bir miktarı ithalatla, esas büyük bölümü ise komşu ülkelerden kaçak yollardan getirilerek ve bazı firmaların kayıt dışı üretim yapmaları suretiyle karşılanmaktadır.
Dolayısıyla mevcut durum Şeker Kanunu’nun 1.maddesinde belirtilen “yurtiçi talebin yurtiçi üretimle karşılanması” amacına ters düştüğü gibi, sektörde haksız rekabete de neden olmakta ve sektörün gelişmesini engellemektedir. Ayrıca minumum bir milyar USD değerinde olan kayıt dışı uygulamalardan dolayı devletimiz vergi ve sosyal güvenlik primleri tahsilatında çok önemli kayıplar yaşamaktadır. Bu nedenlerden dolayı glukoz üretimi Şeker Kanunu kapsamından çıkarılmalıdır.
2-Nişasta bazlı şeker kotası kuru madde esasına göre belirlenmelidir. AB şeker rejiminde nişasta bazlı şeker kotası kuru madde esasına göre belirlenmektedir. İçinde %25 oranında su olan bu ürünlerin, kuru madde olan şeker ile mukayesesi iki ürün grubunun kuru ağırlıkları dikkate alınarak yapılmaktadır. Ülkemizde ise sulu madde ağırlığı dikkate alınarak belirlenen nişasta bazlı şeker kota oranları ihtiyacın tam olarak belirlenmesine engel olmaktadır. 3-Fruktoz kota oranları ülke ihtiyaçları ve kurulu kapasiteler dikkate alınarak belirlenmelidir.
İlgili taraflarca en fazla tartışılan konu budur.
AB ülkelerinde fruktoz kota oranlarının belirlenmesinde standart bir uygulama bulunmamaktadır.
Her ülke, kendi pazarındaki talebi, kurulu kapasiteleri, tarım politikalarını dikkate olarak kota oranları farklı şekillerde belirlemektedir.
Hiç fruktoz üretimi yapmayan AB ülkeleri oldugu gibi şekerden daha fazla fruktoz üretimi yapan ülke de bulunmaktadır.
Dolayısıyla, ülkemiz için bulunacak en uygun çözüm de, toplam talep, kurulu kapasiteler, şeker pancarı ve mısır üretim politikalarımız dikkate alınarak bulunacak çözüm olacaktır.
Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim.
|